İyiliğin Şerafeti - Mirkerim Asım
- 3 May 2015
- 5 dakikada okunur

MİRKERİM ASIM (1907–1984)
Mirkerim Asım 1907 yılında Taşkent’te dünyaya geldi. 1918–1921 yılları arasında “Şems Ül-Urfan” adlı ilköğretimini tamamlamış ve ardından 1921–1924 yılları arasında Nerimanov adındaki meslek okulunda eğitim görmüştür. Musa Taşmuhammed oğlu Aybek ve H. Yakubov ise bu meslek okulunda tanışmıştır. 1926 yılında ise Moskova devlet pedagoji enstitüsünün tarih ve iktisat fakültesinde okumuş ve 1930 yılında buradan mezun olmuştur. Daha sonraları Semerkant’ta Öğretmen Hazırlama Kursu’nda görev yapmış, ardından 1932 yılında ise Özbekistan eğitim bakanlığına bağlı Pedagoji Araştırma Enstitüsü’nde çalışmıştır.
Mirkerim Asım’ın başlıca yazdığı eserler, Estrabad, Ali Şir Nevai ve Derviş Ali, Sürgün, Nevai’nin Hisletleri, Uluğbek ve Nevai, Makedonskiy, Arab Halifeliği, İran Şahlarının Baskını, Moğol İstilasi, Ötrer, Tomaris, Temur Melik, Aleksandr ve Spitamen, Mahler Ayım ve Hanpaşşa, Kervan Çanı, Elçiler, Zülmet İçre Nur (Nevaî), Ceyhun Üstünde Bulutlar (Berunî), İbni Sina Kıssası, Elcebrin Doğuşu (El-Harezmî), Kırılan Setar (Meşrep).
Mirkerim Asım ayrıca M. Şalahov’un Gür akar Dan (2 kitap), S. Baradin’in Yıldırım Beyazıt romanlarını ve L. G. Batn’ın Hayat bostanı kıssası ve daha birçok eseri Özbekçeye çevirmiştir. Mirkerim Asım 1984 yılında Taşkent şehrinde vefat etmiştir. Vefatından sonra kendisinin verdiği büyük emeklerden ötürü madalya ile 2002 yılında mükâfatlandırılmıştır.
İYİNİN ŞERAFETİ
― Ne zamana kadar misafir olup gezeceksiniz, ― dedi bir gün Alişer’in odasına teşrif eden pehlivan Muhammed. ― Kendi şehriniz Hirat’a gidin. Meşşed’in havası size iyi gelmedi. Yüzünüzün rengi sapsarı olmuş.
― Doğru, Hirât’ı özlemiş rengim sapsarı oldu. Kanat bağlayıp uçasım geliyor. Gidip merhum atalarım için çıra yakmam gerekir.
― Öyleyse, neden gitmiyorsunuz?
― Hirât tahtını alan Abu Saiddin’den korkuyorum. Siz de biliyorsunuz, benim dayılarım onun düşmanı olan Hüseyin Baykara hizmetindedir. Dayısını gözü görmeyen padişah yeğeninin iyiliğini istemez.
Pehlivan çapaya benzeyen sakalını tutup bir an derin düşünce denizine daldı ve sonra başını kaldırıp gür sesiyle dedi:
― Elbette bir işe bel bağlamadan önce onun akıbetini düşünmek gerek. Uluğbek’in anası Gevherşâdbegim gibi saygıdeğer kadını cellâdın eline veren, günahsız bey ve şehzadeleri katleden padişahtan iyilik bekleyemezler. Kim ki duman çıkarıp yanmakta olan bu ateşe yanaşırsa o da ateşle birlikte yanar. Bu sebepten dolayı siz Hirât’a gittiğinizde ona yaklaşmayın. Fakir kişi kalabalıktan uzak durmalı, dedikleri gibi zalimin gözünden uzakta yürüyün. Ben daha yakın bir zamanda Hirât’a göçüp gitmek niyetindeyim. Burada işim yürümüyor.
― Meşşed’te bana sizden başka dost yok. Yalnız kalsam, misafirlik ömrümün sonu olmasa diye korkuyorum.
― Öyle olsa ikisinden birini seçin. Ben gitsem burada halinizden bir haber alacak hiç kimseniz yok. Hirât’ta ise dost ve akrabalarınız çok. Mevlâna Abdurahmân Câmî ve Seyid Hasan Ardaşer beyefendi her zaman sizi koruyacaktır. Siz asker değil, şairsiniz. Elinizde ok değil, kalem tutuyorsunuz. Gerçekten de Abu Said dayınızın öcünü sizden alsa?
Kendisi de Hirât’ı özleyip tüm kalbiyle oraya gitmek isteyen genç pehlivan şairin sözü çok hoşuna gitti. Abu Said kendi düşmanlarını yenip Horasan’a kadar barışı sağlamıştı. Şair önüne koyulan sıcak çorbayı içtikten sonra korkmuş gibi yine birkaç gün sabretti, sonra riskleri göze alarak Hirât’a yolladı.
Daha yeni yirmisine girmiş tecrübesiz gençler gibi Alişer de parasını yerli yerinde harcamasını bilmiyordu. Elinin açıklığı dolayısıyla çok geçmeden atadan kalan az miktardaki parasını da tüketti, birisinden para istemeyi o namus bilirdi.
Bir gün şair Hasan Ardaşer’i görmeye gittiğinde o işten söz açıldı.
― Boş gezmektense bedelsiz çalış, diye bir söz vardır. Şiirle karın doymaz. Çalışmasanız dahi aç kalmazsınız, ben varım. Ahbapların, arkadaşların var ama sizin sirkeniz su kaldırmaz. Zorluklarla elde edilen bir parça ekmeği başkasının verdiği semiz koyun etinden daha iyi görürsünüz.
― Gönlümdekini buldunuz, dedeciğim, ― dedi kızarıp Nevâî.
― Bu sebepten size layık bir iş bulalım. Eğer şiir hayranı olan insaflı bir devlet memuru sizi kendine mülazım edip almaya razı olsa, tamam der miydiniz?
― Uygun bir kişiye mülazım olmaktan utanmam. Birisinin hizmetini yapmak ayıp değildir.
― Doğru diyorsunuz, bu utanılacak bir iş değil. Sözüme kulak verin. Ben bir gün Sultan Hasanbek’in evindeki mecliste sizin bir şiirinizi okumuştum. Onun gayet hoşuna gitmişti. Çok önce bana temiz, anlayışlı, hoşgörülü yiğit olsa kendime has asker olarak alırdım, demişlerdi. Ben sizi tavsiye edeyim. Eli açık adam iyi maaş verse gerek.
― Sultan Hasanbek içkiye düşkünmüş diye duydum. Oğlu dahi çok içiyormuş, ― dedi Nevâî.
― İçkiye düşkün olsalar dahi yüreği temiz insandır. İyi insan sarhoş olsa da başkasına kötülük yapmaz.
Nevâî duraksayarak onun teklifini kabul etmeye mecbur oldu. Genç olsa da şiir hayranları arasında ünü yayılan Nevâî gibi şairi mülazım edip aldığından Hasanbek gibi birisi gururlanırdı.
Mülazım veya asker hizmetçilik görevinden bir aşama yüksek olup o beylerle hizmetçiler arasında duruyordu. Sahibinin buyruklarını hizmetçilerine ulaştırır ve sofra kurarak sahibi önüne yemek koyar. Onunla beraber oturup yemek yiyip sohbet eder. Bununla birlikte Nevâî cengâver bey ile beraber savaşa gider, dağ taşlarda yürümek zorunda kalır ve asker seferberlik zorluklarını onunla paylaşmak zorundaydı.
Nevâî Mirzabek’in içkiyi bırakması için çaba gösterir, şiir ve musikiye olan ilgisini arttırmaya çalışırdı. Musikiye heves uyandırma zor değildi ama içki içmeyi gönlünden çıkarmayı başaramadı. Fakat buna rağmen Mirzabek yüreği temiz olup sarhoş olmadığı zamanlarda bile çok nezaketli ve merhametli bir yiğit idi. Günlerden bir gün yüz veren bir hadise bunu doğruladı.
Hüseyin Baykara Harezm’de güç toplayıp daima Horasan’a hücum edip duruyordu. Onun bir sürü askerleri Ceh-Ceh denilen yerdeki cenkte mağlup olup kaçıp kurtuldu. Bir kısmı kuşatmada kalıp esir düştü. Bu savaşta Abu Said’in genç asker başlarından Mirzabek kendisinin usta savaşçı ve yetenekli kılıç kullanan bir asker olduğunu kanıtladı. O zamanların âdetine göre esirleri asker başı ve askerlere ikişer üçer taneden bölüştürülürdü. Onlar bu eserlerin başlarını alıp kendi hükümdarlarına gönderirlerdi.
Mirzabek karargâhta savaştan yorulup geldi ve silahlarını çadırın ortasındaki sütüne astı ve kendisini yerdeki paspas üzerine bıraktı. O hâlâ kendisine gelmiş bir halde hırıldanarak nefes alıyor, gözleri ise fırıldıyordu.
― Bir şeyler yiyip içseniz kendinize gelirdiniz, ― dedi Alişer.
Mirzabek yerinden kalkıp bir piyale şerbet içip bıyıklarını sildi ve:
― Şükür, ― dedi hafifçe. ― Aslında öyle böyle bir savaş olmadı. Ahmed Hacıbek…kendi bölüğüyle…yetişmeseydi…halimiz harap olurdu.
O savaşı nefes kesmeden anlatırken dışarıdan bir ayak sesi duyuldu. Siyahlı ulak bey çadır içine girip selam verdi ve nefes nefese:
― Mirzabek, hissenizi getirdim, iki tutsak, ― dedi. ― Derhal başlarını alıp Mirza’ya gönderin!
Çabucak kollarını sıvayan Mirzabek ile Nevâî dışarı çıkıp kollarını korumalar yanında duran giyimleri çıkarılmış iki esiri gördü. Onların biri uzun boylu kapkara sakalını Türkmen gibi kestirmiş bir yiğit idi. O başını kaz kaldırıp gururlu bakıyordu. Gözlerinde korkudan eser yok, yanındaki orta boylu arkadaşı hayal içinde yere bakıp duruyordu.
Ulak bey iki esirin başlarını hükümdara göndermenin gerekli olduğunu bir daha anlatıp atına bindi. Korumaları önünde baş karargâh tarafına yöneldi. Nevâî kellesi hemen alınması gerekli olan yiğitlere acıyarak bakar ve onları kurtarmanın yolunu arardı.
― Bey bu iki esiri katletmekle bir şey elde edemeyiz, ― dedi. ― Savaşta adam öldürmek başka bir meseledir. Siz savaşta düşmanı öldürmezseniz o sizin başınızı alır ama silahsız esirleri katletmek büyük günahtır.
― Ne yapayım, ferman-ı âliye karşı iş yapmak uygun değildir.
― Biz padişahın fermanını da yerine getiririz. Bunları da öldürmeyeceğiz. ― O bir şey anlamadan bakakalan Mirzabek’e uzaktaki bir çınar ağacını gösterdi. ― İşte o ağaç altında ölü bir askeri görmüştüm. Başı kesilmemişti. Emretseniz bir asker onun kafasını getirecek. Biz bir esirin kafası yerine onu göndeririz. Ama ikincisini nasıl kurtarırız, bilemiyorum. ― Nevâî nedense ilk sırada uzun boylu askeri kurtarmak istiyordu.
Mirzabek’in yüzü parladı bir an.
― İşte o çınardan yüz adım ileride, nehir kıyısında büyük taş altına ben Mirza Hüseyin’in bir askerinin kafasını kesip atmıştım. Onu da getirsinler, ― bunun için Mirzabek cebinden bir dinar para çıkartıp Nevâî’nin eline verdi. Nevâî komşu çadıra girip tanıdık askeri getirdi ve eline altın parayı verip olayı anlattı.
Aradan yarım saat geçmeden kesip getirilen iki kafayı torbaya koyup ulak beye gönderdiler. Canı kurtarılan iki esiri akşama kadar çadırda tuttular ve akşam çökünce özgür bıraktılar. Nevâî onlarla vedalaşırken birer taneden ekmek verdi.
Sultan Hasanbek Mirzabek’in yaptığı hayırlı işi duyunca memnun oldu ve ona şöyle dedi:
― Oğlum, Nevâî’nin yardımı ile sevap iş yapmışsın. Ben ikinizden de gayet memnunum ama ikiniz de dilinize dikkat edin. Eğer birileri bu işi duyar ve Abu Said’e yetiştirirse vay halinize!





































Yorumlar