Bir Düş
- 15 Nis 2015
- 4 dakikada okunur
Sakin bir akşamüzeriydi. Gökyüzü hafif bulutlu ve yüklüydü. Denizdeki dalgalar kıyıya çarptıkça farklı bir ahenk oluşturuyordu. Kimisi yalnız, kimisi sevdiğiyleydi. Apartmanlar üzerinde bayraklar dalgalanıyordu. Deniz kıyısında yer alan tüm evlerin balkonlarında Türk bayrağı vardı. Deniz ve apartmanlar arasında yer alan küçük yeşil bir alanda gençler oturup sohbet ederken bir yandan da biralarını yudumluyordu. Yer yer ailelerinde gelip nefes aldığı bu ortamda huzur vardı. Ortamın aurası çok güzeldi. Herkes birbirine saygı gösteriyordu.

O gün kuzenlerimle birlikte ben de oradaydım. Ya da kendimi böyle hissediyordum. Bulunduğum yer Kordon, caddenin adı ise Atatürk’tü. Caddenin girişinde Mustafa Kemâl Atatürk’ün “Ben İzmir’i ve İzmirlileri çok severim” sözü yer alıyordu. Bu caddenin hemen başladığı yerde “Cumhuriyet Meydanı” vardı. Bu yer, bu şehir herkes için sırlı bir yerdi. Buralara ilk defa gelen insanlar ziyaretleri esnasında şehre âşık olur ve yüreklerini burada bırakarak memleketlerine geri dönerlerdi. Bulunduğum yerin tam karşısında doğduğum yer olan Karşıyaka vardı. Gerçi artık orada yaşamıyorum. Doğduğum yer orası olsa da, büyüdüğüm ve büyümeye devam ettiğim yer Bornova olmuştu.
Sevdiğiniz birçok şeyin gerçeklerini görmek için her zaman uzaktan takip etmeyi seçmelisiniz. Çoğu zaman yanı başınızdakilerin değerini anlamak için bu gereklidir. Kordon’da olup Karşıyaka’yı izlemek de böyle bir şeydi.
Hava bulutluydu. Bazen güneş bulutlar arasından sızarak yeryüzüne ışıltılı oklar gibi saplanıyordu. Aslında kimisi için huzurlu, kimisi içinse huzursuz bir yerdi. Benim hissettiğim olağanüstü bir şeydi. Denizin ruhu, güneşin mutluluğu, bulutların hüznü ve gözyaşları… Hepsinin bende ayrı ayrı anlamları vardı. Bir günde dört mevsimi yaşatan bu şehir, geleceğime ne derece yön verecekti? Binlerce soru vardı aklımın ücra köşelerinde. Denizin dalgalanışı beni çıkarıyordu yüze. Adeta ruhumu derinden temizliyordu esen rüzgâr bedenimde. Sadece düşünüyordum, sadece hissediyordum güneşin güldüğünü gökyüzünde…
Gökyüzü kararmaya başlamıştı. Karanlık bir yandan yalnızlığı bir yandan umudu simgeliyordu. Yolunu kaybetmiş olsan bile, dolunay yön veriyordu. Güneşe küsmüş olan suların gönlünü ay alıyordu. Kıyıyı terk etmiş suları dolunay geri getiriyordu. Karanlık gecelerde yalnızca dolunay bana gülümsüyordu. Böyle bir şehrin kucağında kim ölmek istemez ki? Değişik bir şeyler vardı, kimsenin anlayamayacağı. Bu ancak hissedilebilen bir şeydi. Çoğu insan bunu hissetmeyi başarabiliyordu. Belki de onlardan birisi bendim. Nedenini bilmediğimiz bir anda karanlık normal seyrinden hızlı bir şekilde gerçekleşmeye başladı. Denizde dalgalar kıyıya daha sert vuruyor, ufak çaplı bir deprem gibi yer titrerken inceden uğultu duyuluyordu. Bir an herkesi korku ve endişe kaplamıştı. O an gözüm Cumhuriyet Meydanı’ndan rahatlıkla görülebilen Kadife Kale’ye ilişti. Dev bir su kütlesi kale ardından köpüre köpüre geliyordu. Bu nasıl bir akım gücüydü…
Yüreklerimiz çarpıyordu. Herkes bu görüntü karşısında hiçbir şey yapamadan kalakaldı. Su gelirken tüm binaları yerle bir ediyor, her şeyi Ege Denizi’nin engin sularına kurban ediyordu. Yanımdaki kuzenlerime baktığımda anne-babalarının yanlarında olduğunu gördüm. Sanki onları korumaya gelmiş gibi evlatlarına sarılarak ağlaşıyorlardı. Kuzenlerim durum karşısında paniğe kapılmışlardı. Anne babaları belki de onlara bu kötü durumu hissettirmek istemiyorlardı. Ne işe yarar ki? Zaten manzara ortadaydı. Suya kapılıp hepimiz denize kurban gidecektik. Bir anda onlar da telaşla koşuşturmaya başladı. O arada sulara kapılıp denize sürüklendiler. Hem de hepsi birden…

Ne yapacağımı bilemedim. Su kuzeyden gelip güneydeki Ege Denizi’ne dökülüyordu. Atatürk caddesinin bulunduğu kıyı boyunca, batıya doğru koşturmaya başladım. Her yandan su gelmeye başladı. Artık su beni kıstırmıştı, başka çarem de kalmamıştı. Olduğum yerde zıpladım ve denize atladım. Dalgalar sürükledi bedenimi, yüreğimi, sevdiklerimi, âşık olduğum bu şehri. Bilemedim sebebi neydi…
Su altında birden gözlerimi açarak dalgaların üzerine çıkmaya karar verdim. Dalgaların üzerine çıkabilmek için sadece dua ediyordum. Artık ciğerlerimde hava da kalmamıştı. Boğulmaya başlıyordum. Gözlerimin karardığını hissettiğim o an kollarımı bir kanat gibi açmış halde dalgaların üzerinde buldum. Avuç içlerimi yere doğru çevirerek kuş gibi çırpınmaya başladım. Bir güç beni göğe doğru çıkarıyordu. Göğe yükseldim. Her yer sular altındaydı. Şehrin silueti karanlık gecenin hüzünlüyle birleşmişti. Su sanki can alır gibi değildi. Ayın ışığı öylesine parlaktı ki su kaplamış şehrin yüzü boncuk gibi parlıyordu. Belki de bunlar şehir sakinlerinin kötülüklerden arınmış ruhlarıydı. Hiçbir şey anlaşılır gibi değildi. Yüreğim hüzünle kaplıydı. Sevdiğim bu şehri kaplayan suya destek olmamak için ağlamamaya çalışıyordum. Kollarımı daha hızlı çırptım. Gözlerimi kapattım, sonsuzluğa gideceğim anı kendimce oylandım. Her şeyi düşündüm, ama her şeyi… En çok yüreğimde yara gibi hissettiğim şey küçüklüğümde sahip olduğum hayvanlardı. Acaba buralardan gerçek anlamda göç edip gittiğimde onlarla karşılaşacak mıydım? Böyle bir şey var mıydı? Böyle bir şey vardı, evet. Bunu yüreğimde hissedebiliyordum. Gücümün bittiğini anladığım bir anda ağaca takıldığımı hissettim. Gözlerimi açtığımda kendimi yüksek bir yerde buldum. Buralar bana tanıdık geliyordu. Nasıl bir şeydi bu? Seslerini tanıdığım birçok canlı vardı. Acaba bu canlılar, can alıcı sudan kendilerini nasıl kurtarmıştı? Nerede olduğumu anlamaya başlıyor gibiydim. Bu çam kokusu, kuşların yanık ötüşü, ördeklerin vaklaması…
Yamanlar Dağı…
Uzunca bir süre hedefsiz bir şekilde uçarak geldiğim bu yer, doğduğum ilçede yer alan bir dağdı. Bulunduğum yerde ay ışığı vardı. Yalnız ve hüzünlü gecelerimde beni yalnız bırakmayan Ay Dede’m, dolunayım vardı. Etrafım çeşitli hayvanlarla sarılıydı. Türlü kuşlar göze çarpıyor, ama bunların hepsi karanlıkta sadece gölge şeklinde görünüyordu. Ay ışığı onların bulunduğu yere değmiyordu. Bir ara karanlık ağaçlar arasında kurda benzeyen bir hayvan silueti gördüm. Ardında bir sürü vardı. Çok korkmuştum. Ruhum benimi terk edecek kadar titriyordum. Bir anda anlayamadan onlara taş attığımın farkına vardım. Bunu onlara yapmamalıydım. Onları kızdıracaktım, belki de üzecektim… Hırıldaşarak dağılmaya başladılar. Bulunduğum yerden bir iki adım attım, uzaklaşmak istedim. O anda hiç değilse bir kere de olsa sulara gömülmüş olan şehrimi göreyim istedim. Belki de kurtulmuş birilerini görebilirdim. Tam o sırada kurt sürüsünden kaçarken birden hepsi birden üzerine geldiler. Beni çevrelediler. Hırıldamaya başladılar. Aralarından kaçıp gitmem mümkün değildi. O anda ayaklarımın ucuna kadar gelen bir kurdun başına taşla vurdum. Gözlerime inanamadım. Taşla başına vurduklarım kurtlar bir enik oluverdi. Büyük bir korkuyla eniğe dönüşen kurtlara vurmaya devam ettim. Aslında her şey kurtulduğum gün şerefine iyi ilerliyordu. Beni o dalgalardan çıkaran yüce güç, şimdi de hayatta kalabilmem için bana bir şans daha veriyordu. Oysaki o an bunları düşünemeden sadece korkularımın esiri olmuşum. En son hatırladığımsa minik bir eniğin ağlamaklı iniltisinden sonra uyanmam oldu.
Alıntı: Güncel Sanat Kültür Sanat Edebiyat Dergisi, Baygenç Ajans Medya, Temmuz 2015, ISSN: 2449-3693





































Yorumlar